Muhteşem Edirne Gezisi

Gezilmesi gereken yerler;

Edirne Eski Cami ve Bedesten,

Rüstem Paşa Kervansarayı,

Semiz Ali Paşa Çarşısı,

Makedonya Kulesi,

Taş Han, Sokollu Hamamı,

Üç Şerefeli Cami ve Külliyesi,

Selimiye Külliyesi, Selimiye Arastası,

Muradiye Camisi,

Sarayiçi Tarihi Kırkpınar Meydanı,

II. Beyazıt Külliyesi ve Sağlık Müzesi,

Karaağaç Lozan Anıtı ve Eski Tren istasyonu.

Edirne, Türkiye’nin Marmara Bölgesi’nde, Trakya yakasında bulunan  Bir dönem Osmanlı Devleti için başkent konumunda bulunmuş olan bu kent, yüzyıllardan beri birikerek artan bir kültürel miras ile meşhurdur. Edirne’nin ismi, zamanında burada bulunan ve Hadiranus’un Şehri anlamına gelen Hadrianopolis’ten günümüze evrilmiştir. Bu değişim konusunda iki farklı görüş bulunmakta olup bunlarcan birincisi, ismin Türkçe’de Edrenebol, Edrene ve Edirne olduğu, ikincisi ise yine Hadrianopolis’ten evrilerek Bulgarca’da Odrin olup daha sonra Türkçe’ye geçtiği yönündedir.

 

 

Edirne Eski Cami (Ulu Cami)

 

Eski Cami’nin yapımına Yıldırım Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi zamanında, 1403 yılında başlanmış; bir diğer oğlu olan Çelebi Mehmet döneminde, 1414 yılında bitirilmiştir. Bursa tipi çok kubbeli yahut çok mekanlı olarak değerlendirilen camiler grubuna giren bu abidevi yapının mimarı Konyalı Hacı Alâeddin, kalfası ise Ömer İbn-i İbrahim’dir.

Bir külliye camii olarak inşa edildiği değerlendirilen ve bu sebeple Ulu Cami ismiyle de bilinen yapılar topluluğundan günümüze sebili ve bedesteni ulaşmış; muvakkithanesi ve medresesi ise ne yazık ki ulaşamamıştır.

Osmanlı’da aslında camilere bizatihi isim verme geleneği yoktur. Genel eğilim halk arasında banisinin adıyla dillendirilmesi yahut öne çıkan özellikleriyle anılması şeklindedir. Bu sebepledir ki; döneminin en büyük camisi olması hasabiyle Ulu Cami, Emir Süleyman döneminde yapımına başlanması sebebiyle Süleymaniye Camii, kendisinden sonra büyük ve yeni camiler yapıldığı, aynı zamanda şehrin en eski ulu camisi olduğu için Eski Cami adıyla anılır. Evliya Çelebi’nin anlatımlarından da haberdar olduğumuz üzere; halk arasında Karanfilli Cami diye adlandırılmasına sebep olarak, namaz vakitlerinde cemaat arasına karanfiller konularak caminin misler gibi kokması gösterilir.

Merkezi kubbeyi taşıyan dört ana paye çeşitli geçişlerle dış duvarlara aktarılır ve bu haliyle yapının üzerinde dokuz kubbe yer alır. Yaklaşık 13 metre çapındaki kubbelerin altına düşen payeler arasındaki hücreler bu haliyle kare planlı bir görünüme sahiptir. Ortadaki kubbe diğerlerine göre bir parça yüksek tutularak vurgulanmıştır. Cami taç kapısının girişine denk düşen kubbenin üzerinde ise bir aydınlık feneri göze çarpmaktadır.

 

 

Süleyman Çelebi Edirne’de eski saraya ( Saray-ı Atik ) eklemeler yapar. Eski Cami’nin inşası da onun sultanlığının ilk senesi olan 1403 yılında başlayacaktır. 1410 yılında kardeşi Musa Çelebi’nin 3 yıl civarı sürecek sultanlığı başlayacak, yeni sultan da Eski Cami’nin ağır aksak giden inşasını devam ettirecektir. Musa Çelebi Edirne’de kendi adına hutbe okutup, para bastıracaktır. Ne var ki, onun da sonu kardeşi elinden olacak, 30 bin kişilik orduyla karşısına dikilen Mehmet Çelebi tarafından, Çatalca yakınlarında yapılan savaşta yenilip öldürülecektir.

Çelebi Mehmet tarihte I. Mehmet olarak bilinir ve bazı tarihçiler onun ismini Osmanlı Sultanları arasında saymayı uygun görürler. Fetret Devri’nin taht kavgalarını sonlandıran Çelebi Mehmet, Şeyh Bedrettin isyanını bastırarak Osmanlı’daki son karışıklıkları da kontrol altına alır. Devleti yeniden derleyip toparlayarak adeta nekehat döneminden kalkan bir hasta gibi Osmanlı’yı ikinci defa ayağa kaldırır. O da diğer kardeşleri gibi eski saraya yeni eklemeler yapar. Edirne onun döneminde Bedesten, Sarı Cami ( Zaviye ), Timurtaş ( Demirtaş ) Camii gibi yeni yapılar kazanırken, Emir Süleyman zamanında yapımına başlanan Eski Cami nihayet 1414 senesinde, yine onun döneminde bitirilecektir.

Fetret Devri’nin bu üç önemli şahsiyetinin naaşları o güne dek Osmanlı padişahlarında gelenek olduğu üzere manevi payitaht addedilen Bursa’ya nakledilmiş, burada yapılan türbelerde toprağa verilmiştir.

Camiye biri kuzey eksenindeki taç kapıdan olmak üzere, doğu ve batı yönündeki iki ayrı kapıdan daha girilir. İki yandaki bu girişlere yakın konumlanmış olan kuzeydoğu köşesindeki minare döneminde yapılan minaredir ve tek şerefelidir. Kuzeybatı köşesinde bulunan ve camiye vakıf olarak aynı dönemlerde bitirilen Bedesten Çarşısı’na bakan minare ise çift şerefelidir. II. Murat döneminde yapıya eklenmiştir. Bu şerefelere, çıkanların birbirini görmediği iki ayrı merdivenle ulaşılır.

Son cemaat yerine ise ak mermerden bir ana kapı ve doğu yönünde Selimiye meydanına açılan bir başka kapı ile girilir. Son cemaat yeri beş bölümlüdür ve ortadaki bölümün üzerinde bir kubbe yer alır. Bu bölüm caminin taç kapısına ulaşacak şekilde daha düşük kotta tutulmuş ve iki yanında son cemaat yeri daha yüksekçe vurgulanmıştır. Tarih boyunca yangınlar ve depremler gören Eski Cami çeşitli dönemlerde ciddi onarımlar görmüştür.

Eski Cami’nin Yazısı

Edirne’deki Selatin camilerine dair bir tekerleme kabilinde söylenen bir laf vardır : “Selimiye’nin yapısı, Üç Şerefeli’nin kapısı, Eski Cami’nin yazısı…” Gerçekten de, Eski Cami daha son cemaat yerine vardığınız andan itibaren ruhu kuşatan hat örnekleriyle sizi kendine çeker. Son cemaat yerinin bir kanadında duvarda büyük harflerle Allah ( cc ), diğerinde Hz. Muhammed ( sav ) lafzı yer almaktadır. Camiye yaklaşanları çok ötelerden bile kendine çeken bu hat örnekleri aslında, gelenleri içeride karşılayacak olan diğerlerinin daveti gibi caminin son cemaat yeri duvarlarına nakşedilmiştir.

 

 

Eski Cami’nin Meşhurları ve Rivayetler

Yukarıda bahsettiğimiz üzere hat örnekleri kadar, Eski Cami’yi çekim merkezi yapan başka fiziki özellikleri ile bir dizi rivayet ve gelenek ekseninde kendini ortaya koyan manevi bir ruh iklimi vardır. Tüm bu özellikler, Edirne’de Selimiye’den sonra Eski Cami’yi en çok ziyaret edilen ibadet mekanı olarak öne çıkarır.

Caminin ortasına doğru konumlandırılmış müezzinler mahfeli Edirnekari ( Edirne işi ) bezemelere sahiptir. Mahfelin üzerine ulaştıran döner merdivenin sonunda, müezzinlerin piri Hz. Bilal’in ( ra ) adının bulunması ona duyulan derin saygıdan ötürüdür.

Nakkaş A.Molla Mustafa’nın elinden çıkan ak mermerden oyma minberde, Bakara Suresinin son iki âyeti “Âmenerrasulü” nakşedilmiştir. Evliya Çelebi bu minberden bahsederken “Gayet sanatlı !” demeyi tercih etmiştir. Büyük bir sabrın yansıması olan bu incelikli minber, bayram ve Cuma namazlarında sürdürülen “minbere kılıç kuşanarak çıkma” geleneğinin mekanı oluşuyla da başka bir anlam yüklenir. Fethedilerek alınan beldelerde hutbeye çıkarken kılıç kuşanmak, Osmanlı’da sürdürülmüş bir gelenektir.  Hutbenin 20 sünnetinden biri olan bu uygulamaya göre, hatip minbere çıkarken sol elinde kılıç taşır ve minberde bu kılıca yaslanarak hutbe verir. Öte yandan, Osmanlı padişahlarından II. Ahmet ve II. Mustafa’nın kılıç kuşanma törenleri de Eski Cami’de yapılmıştır.

Minber ile mihrap arasındaki yan duvarcıkta, halk arasında “Kabe taşı” diye bilinen bir taş bulunur. Hata çoğu kişi bu taşı Hacer’ül Esved’den bir parça zannederek büyük bir yanılgıya düşerler. II. Murad Han zamanında buraya yerleştirildiğine inanılan bu taş, Kabe’yi tavaf edenlerce son selam taşı olarak bilinen “Rükn-i Yemani” taşıdır. Kabe’nin Yemen yönüne bakan köşesinden düşen bir taş parçasının, Kabe imamının gördüğü bir rüya üzerine o dönem İslam coğrafyasının Rum diyarına uzanan serhat boyu olan Edirne’ye hediye gönderilir. Sultan II. Murad Han’ın, Rükn-i Yemani’den bu parçayı kendi elleriyle buraya yerleştirdiğine inanılır. Kabe’ye duyulan saygı üzerine ona da saygı gösterilir.

 

 

Mihrap incelikli mukarnaslarla süslenmiştir. Mihrabın üzerindeki kubbede İhlas suresi ile birlikte Edirne’de sürdürülen bir sabah namazı geleneğinin kaynağı olarak görülen bir hadis-i şerif yer alır. Enes bin Malik’ten(ra) rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu: “Kim sabah namazını cemaatle kılar, güneş doğana kadar Allah’ı zikreder ve sonra iki rekat namaz kılarsa, o kimseye hac ve umre sevabı vardır.” Bu hadisteki mananın peşinde koşan cemaat sabah namazından sonra güneş doğana kadar dağılmaz, zikirle meşgul olur, kuşluk namazı kılıp öyle dağılırlar.

Eski Cami içerisinde padişahların namazlarını eda ettikleri yer olan bir hünkar mahfeli bulunur. Caminin kuzey beden duvarına bitişik kadınlar mahfeli ise ahşaptandır.

Camide iki tane vaaz kürsüsü bulunur. II. Murad Han döneminde İslam büyüklerinden Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin bu camide bir dönem vaaz vermiştir. Onun Edirne’den ayrılışından sonra bu kürsüye çıkmak isteyen vaizlerin dillerinin lal kesildiği, bu sebeple başka bir vaaz kürsüsü yaptırıldığı söylenir. Hacvı bayram-ı Veli hazretlerine ait olduğu rivayet edilen bu kürsü o vakitlerden sonra bir daha hiç kullanılmaz.

 

Hacı Bayram Veli hazretlerinin Eski Cami’de bulunduğu günlere dair bir rivayet ise caminin kıymetine kıymet katacak bir mana yüklenir. Beşir Çelebi Fatih Sultan Mehmet Han’ın tarihçilerindendir ve şöyle bir rivayeti nakleder : Hacı Bayram-ı Veli hazretleri bir sabah namazı vaktinde camiye girer ve orta kubbe altında ibadetle meşgul olan Hz. Muhammed’i ( sav ) görür. Rivayete göre Efendimiz kendisine: “Bu cami benimdir, burada ümmetimle birlikte olurum. Ya Şeyh! Zinhar bu makamı hali görmesinler. Dâim gelip bunda hacet dilesinler!” der.

Burada bir parça durup, Edirne’nin pek çok camiinde karşımıza çıkan rivayetlerden bir diğerine daha kulak verelim. Rivayet odur ki, Çelebi Mehmet caminin yapımı bitince Edirne erenlerinden, aynı zamanda bir hattat olan ayakkabı tamircisi Eskici Baba’nın huzuruna gelir. “Efendi hazretleri, eser artık sizindir !” diyerek davette bulunur. Eskici Baba camiye gelerek bir kazan dolusu kara katran boya hazırlatır. Başlar camiyi boyamaya. Fırçasını her kazana batırdıkça caminin neresinde ne kullanılacaksa o renge dönüştüğü gözükür. O vakitten sonra adı “Boyacı Baba” diye anılır.

 

Selimiye Camii

 

Bir Osmanlı mimarı düşünün. Elinin değdiği her yapının yüzyıllar sonra bile hayranlık uyandırdığı, bizim için hep var olmuş bir mimar. İşte bu efsanevi mimarın 80 yaşındayken tamamladığı ve “ustalık eserim” diye adlandırdığı sihirli bir yapı Selimiye Camii. Mimar Sinan tarafından planlanan ve her ayrıntısıyla gerek döneminde gerek günümüzde kendine hayran bırakan bu yapı, Edirne’nin de simgesi. Hatta öyle ki şehir onun çevresinde kurulmuş gibi. Tek başına Edirne’ye gitme sebebi olan Selimiye Camii özellikleri, hikayesi ve her şeyden önce içinde barındığı sanatsal karakteriyle mutlaka tanışmanız gereken bir yapı.

 

 

Selimiye Camii hakkında bilgiler o kadar fazla ki derin bir nefes alarak tüm bildiklerimizi aktarmak istiyoruz. Selimiye, 2. Selim tarafından, Mimar Sinan’a yaptırılmış ve yapımı, 14 Mart 1575 yılında tamamlanmış. Muhteşem mimari ayrıntılarının yanında mermer, taş, çini sedef ve ahşap işçiliğinin de en sağlam örneklerini barındırıyor. Caminin içinde bulunan çiniler, İznik’te özel olarak üretilmiş. Selimiye Camii kubbesi, fazlasıyla dikkat çekiyor. 2.475 metrekare bir alan üzerine inşa edilen kubbe, 8 sütun ile yükseltiliyor. Kubbe tam 2000 ton ağırlığında. Camii içinde başınızı kaldırdığınızda gördüğünüz muhteşem işlemelerin çoğu bu kubbede bulunuyor. Bu kadar büyük bir alanın tek bir kubbede toplanması da yine mimarın mucizesi.

 

 

Selimiye Camii minareleri ile de ünlü. Yapının 4 köşesine yerleştirilmiş minareler, üç şerefesi ile dünyada tek olmanın zarafetini yaşıyorlar. Bu minareler çok uzun olmasına rağmen oldukça inceler. Bu şaşkınlık uyandıracak mimari başarıyı Mimar Sinan, iki minareye, şerefelere çıkarken birbirleriyle kesişmeyen üç farklı merdiven yerleştirilmiş. Minareler 85 metre yüksekliğinde. Selimiye’den yüksek tek minare ise Delhi’deki Kutb-Minar fakat bu caminin minareleri Selimiye’ye göre oldukça kalın. Bunun dışında Selimiye Camii akustik özellikleri, içinde bulundurduğu mimari ayrıntıları ve bütünsel mükemmelliğiyle 2011 yılından beri Dünya Mirası Listesi’nde bulunuyor.

Selimiye Camii içi ile farklı bir efsane konusu. Camiye ilk girişte müezzinler mahfeli dikkat çekiyor. Mermer sütunların üzerine yerleştirilmiş bu ahşap yapı, üzerindeki işlemelerle en güzel ceviz ağacı örneklerinden. Kubbenin üzerinde bulunan rengarenk işlemelerin de kalem işi olduğunu söylemeliyiz. Mahfelin tavanında  sonsuzluğu temsil eden çark-ı felek bulunuyor. Bu çark-ı felek, caminin sonsuza kadar ayakta kalması dileğinin temsili.

 

Çözülemeyen Gizem: Ters Lale Hikayesi

 

Selimiye Camii özellikleri arasında en dikkat çeken şey ise laleleri. Çinilerinde 101 ayrı lale motifi kullanılmış. Bu lalelerden en dikkat çekeniyse ters lale motifi.  Selimiye Camii ters lale hikayesi herkes tarafından merak edilir. Bu motif için birçok söylence olsa da bu söylenceler bir tahminden ibaret. Bazıları bu motifin camide çalışan kör bir usta tarafından yapıldığına inanırken bazıları için cami arsasının sahibi olan ve burada lale yetiştiren kişinin cami yapımı için çıkardığı güçlüğü simgeler. Diğer bir söylenti de Mimar Sinan’ın o günlerde hastalanan ve ölen torunu Fatma’yı temsil ettiğine dair.

 

 

 

 

 

 

Edirne Sultan II. Bayezid Külliyesi

 

Öte yandan Osmanlı’ya başkentlik yaptığı dönemlerden itibaren kentin nüfusu hızla artmış, 1800’lere kadar Avrupa’nın en büyük birkaç kentinden birisi Edirne olmuştur. Osmanlı’daki etnik ve dini çeşitlilik şehrin zengin bir kültürden beslenmesinin önünü açmış, bu durum kısa sürede şehri bir cazibe merkezi haline getirmiştir.

Hal böyle olunca, Edirne’nin üzerindeki bu sorumluluğu yüklenecek ve önemine yakışır şekilde abad edilmesi dönemin padişahları için bir prestij olmuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz panaromada vücut bulmuş olan Sultan II. Bayezid Külliyesi Edirne’nin en kıymetli Osmanlı eserleri arasında yerini almıştır.

Sultan II. Bayezid Kulliyesi Acilisi - Soner Tuna

Edirne Sultan II. Bayezid Külliyesi Hakkında…

Külliye Edirne Sarayı’na yaklaşık 1 km mesafede, Tunca Nehri’nin hemen kıyısında kurulmuştur. Külliyenin banisi bu görkemli eserin günümüzde de kendi ismiyle anılmasına vesile olan Sultan II. Bayezid’dir. Sultan II. Bayezid Fatih Sultan Mehmet Han’ın oğlu ve kendisinden sonra tahta geçen Osmanlı padişahıdır.

Külliyenin mimarı konusunda iki görüş bulunmaktadır. Bunlardan ilki ve en çok kabul göreni yapının mimarının, dönemin en önemli mimarlarından olan ve sanat tarihçileri açısından “Mimar Sinan’ın müjdecisi” olarak görülen Mimar Hayreddin olduğu yönündedir.

Bir diğer görüş ise “Edirne’nin Tarihî ve Mimarî Eserleri Hakkında: Şehrin Hüznü” isimli kitabın yazarı, araştırmacı Rıfkı Meriç MELÜL’ün savunageldiği üzere, külliyenin mimarının Yakup Şah Bin Sultan Şah olduğudur.

Sultan II. Bayezid’in II.Sefer-i Hümayun’a ( Boğdan Seferi ) çıkmazdan evel temellerini bizzat attığı külliyenin yapımına 1484 yılında başlanmış, binlerce kişinin hummalı çalışmalarıyla külliye 1488 yılında, üstelik 4 yıl gibi çok kısa bir sürede bitirilmiştir. Seferin fetihle nihayetlenen Kili ve Akkirman ganimetleri yine bu külliyenin diğer ihtiyaçlarının tamamlanması için kullanılmıştır.

Hoca Sadettin Efendi Tacüttevahir ( Cilt III. ) adlı eserinde külliyenin yapımına başlanması hakkında tarihe , günümüz Türkçesi’ne çevrilmiş haliyle şunları kayıt düşer :

“ Sultan II. Bayezid Han II. Sefer-i Hümayun’a 1 mart 1481 tarihinde İstanbul’dan çıkarak Edirne’ye geldi. Edirne kentini şereflendiren padişah halka geniş lütuf ve bağışlarda bulundu. Şehrin ileri gelenlerinden ve halktan gelen talep üzerine, hak ve adaletin hakimi olan padişah, kente bir şifahane yaptırmayı amaç edinmişti. Bu nedenledir ki yapı malzemesinin hazırlanması talimatını verdi. Tunca kenarında yapı için derin hendekler kazıldı ve yapının malzemeleri buraya toplandı. Tüm hazırlıklar bitince 25 Mayıs 1484 tarihinde yüce padişah uğurlu elleriyle bu hayır kurumlarının temelini attı ve sayısız kurbanlar kestirerek yoksulların gönüllerini aldı.”

Hoca Sadettin Efendi külliyenin 4 yıl sonra açılışına da şahit olacak ve o görkemi şu dizeler ile bir daha zamana not düşecektir :

“Bu uğurlu yıl içinde padişahın Edirne’de kurduğu cami, medrese ve darüşşifanın yapım işleri tamamlandığından bu görkemli cami ve ferah alanlı binaların rahmet yolu olan kapısının açıldığı parlak günde, fakirlere dağıtılan sadakaların sayılmasına zaman yetmez. Belde ileri gelenlerine ve bilgelere kurulan sofralar ve sunulan yemekler anlatılmaz zenginlikte idi. Yemek sofraları öyle döşendi ki muhallebi ve güllaç adını işitmemiş aç ve yoksullar tekrar tekrar yemekten bıktı. İmaretin sahip olduğu nimetlerin bolluğu dillere destan oldu. Nefis ve kıvamındaki reçeller hatırı sayılan yolcular için imarette her an hazır tutuldu. Bal helvaları ise orta halli yolculara sunuldu.

Şanlı medresesi ise ücret bakımından ( hocalara ödenen ücret ) bu güzel şehirde bulunan medreselerin en yükseği ve en değerlisi oldu. Hocaya ödenen ücret günde 60 Osmanlı akçesidir. Bütün bu yapılar bereket kapısı ve mutluluk kapısıdır. Bunun için de yapılarına “hurrem ( gönül açıcı ) bina” tamlaması tarih olmuştur.”

Sultan II. Bayezid Külliyesi tamam olduğu haliyle 11 bölümden oluşur. Sultan II. Bazyezid Külliyesi’nin günümüze ulaşabilen bölümleri şunlardır :

  • Sultan II.Bayezid Külliyesi Medresesi@ Sengul OzcanSultan II. Bayezid Darüşşifası ( Hastane )

  • Medreset-ül Etıbba ( Tıp Medresesi )

  • Sultan II. Bayezid Camii

  • Tabhane ( Misafirhane )

  • İmarethane

  • Sultan II. Bayezid Köprüsü

Külliyenin diğer yapıları arasında bulunan ;

  • Hamam

  • Değirmen ve su deposu

  • Mehterhane

  • Sıbyan mektebi

  • Muvakkithane ( Zaman, takvim, namaz vakitleri vb…bildiren kurum ), günümüze ulaşamamıştır.

Bu yapılardan son üçü olan mehterhane, muvakkithane ve sıbyan mektebi ilk vakfiyesinde belirtilmediği için sonradan külliye bütünlüğüne dahil olduğu anlaşılmaktadır. Hamam ile değirmen-su deposu vakfiyede bulunmasına rağmen külliyenin günümüze ulaşamamış kısımları olarak değerlendirilmektedir.

Böylesi büyük ve o dönem Devlet-i Aliyye için prestij addedilen bir külliyenin işlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesi için vakıf sisteminden sağlanan gelirlerden yararlanılmıştır.

Sultan II.Bayezid Külliyesi’ne ait tesbit edilebilmiş 3 vakfiye bulunur. Bunlardan ilki Arapça kaleme alınan Cemaziyelahir 892 ( Haziran 1487 ) tarihlidir. (VGMA, Defter, nr. 1379/8 ) Bu vakfiye daha sonra padişahın isteğiyle, görevlilerin daha net anlayabilmesi için Türkçeleştirilerek 895 ( 1489-90 ) tarihinde güncellenmiştir. Ayrıca 898 Zilkadesi (Ağustos 1493) başlarına ait bir vakfiyeden 29 Receb 913’te (4 Aralık 1507) istinsah edilmiş olup Vakıflar ve Başbakanlık arşivlerinde birer kopyası saklanan ve 1214’te (1799) yazılmış bir kopyası daha tesbit edilen üçüncü bir vakfiyesi daha bulunduğu bilgisine TDV İslam Ansiklopedisi’nden ulaşıyoruz. Bu vakfiyeye ait kopyanın Edirne Selimiye Kütüphanesi’nde olduğu bilgisi yine burada vurgulanmaktadır.

Külliyenin değişik bölümlerinde farklı dönemlerde çalışan sayısı değişiklik gösterse de azımsanmayacak bir işgücü olduğu göze çarpmaktadır.

Örneğin; külliyenin yazıldığı döneme ait darüşşifa çalışanlarının sayısı 21 olarak belirtilirken bu kişilere günlük 126 akçe verildiği ; 1617 yılında külliyenin bütününde 228 kişinin görevli olduğu ve bu kişilerin iaşesi için günlük 1018 akçe ayrıldığı kayıtlarda yer almıştır.

Bu sebeple külliyeye çok sayıda yer vakfedilmiştir. Bunlar arasında İstanbul’dan Çeşitli hamamlar, odalar, Despina köprüsü ve değirmenler ile; Edirne civarından Meriç ve Arda nehirleri arasındaki bağ-bahçeler, değirmenler, hamamlar, evler ile civar yerleşimlerden 100’e yakın köy bulunmaktadır. Külliyeye verilen ihtimamın göstergesi olan bu vakıflar sonucu elde edilen gelir külliyenin açılışından sadece 5 yıl sonra 1493’te 782.930 akçe iken bu rakam 1574 yılına gelindiğinde ( Selimiye’nin bitmek üzere olduğu Sultan II. Selim dönemi ) 1.552.131 akçeye yükselmiştir.

EDİRNE SULTAN II. BAYEZİD KÜLLİYESİ YAPILARI

SULTAN II. BAYEZİD CAMİİ

Sultan II.Bayezid Camii Avlu@Sengul ÖzcanSultan II. Bayezid Camii külliye bütünlüğünde ortada vurgulanmıştır. Yaklaşık 500 m2’lik bir alanı kapsayan cami revaklı şadırvanlı avlusuyla da Edirne’de ilk deneme olarak kabul edilir. Ortasında mermer bir şadırvan bulunan revaklı avluya 3 ayrı kapıdan girilir. Revakların üzeri kubbeler ile örtülüdür.

Caminin doğu ve batı yönünde konumlandırılmış, dokuzarlı küçük kubbeleriyle camiden alçak vurugulanarak belirgin hale getirilmiş iki tabhanesi bulunur. Erken Osmanlı dönemi tabhaneleri gibi camiye bitişik ve içeriden geçişli olmayıp son cemaat yerinin sağı ve solundan, ayrıca bağımısız ayrı kapılardan girişleri ile tabhanelere geçiş sağlanmıştır.

Son cemaat yeri revaklı avlunun devamı niteliğinde bir vurguya sahiptir. Harime girişi sağlayan taç kapısı kendisine dönüp dönüp baktıracak zerafettedir. İki kanatlı ahşap kapısı ise bu zerafeti zirveye taşırken, üst kısımda yapım kitabesi göze çarpar. Hamdullah‘ın tezhibiyle yazılmış kitabenin beyitleri dönemin şeyhülistlamı Zenbilli Ali Efendi‘ye aittir.

Cami 20.58 metre ölçülerinde kare planlı bir camidir. Kemersiz ve sütunsuz yapılan cami yaklaşık 20.55 metre çapında ve zeminden 19.5 metre derinliğe sahip bir kubbeyi taşır. Bu haliyele yarattığı enginlik hissi, caminin kubbe kasnağına dizili olan pencelereler ile duvarları boyunca yükselen 5-3-2 dizilişindeki pencerelerin yarattığı aydınlık atmosferle beslenir. Caminin alt sırasında da yukarıdaki ritmik dizilişi bozan pencere açıklıkları ( örneğin mihrabın her iki yanında ) bulunmaktadır.

Edirne II. Bayezid Camii Hünkar Mahfeli @ Dinçer AlabaşoğluMermer bir mihrap ve mimberi bulunan caminin bezemeleri harküladedir. Bu harkuladeliğe Osmanlı camilerinde bilinen ( En azından Edirne camileri arasında ilk ) ilk “hünkar mahfeli” omuz verir. Hünkar mahfelini iki renkli 17 mermer sütun taşır. Üst kısmında şebekeli bir mermer korkuluk bulunan hünkar mahfeli caminin güneydoğu köşesine yaslanmaktadır.

Cami iç mekana girişi sağlayan ahşap kapı işçiliğiyle göz alıcıdır. Mekandaki diğer ahşap unsurlardan olan dolap ve pencere kapakları aynı şekilde geometrik geçmeler, rumî, şakayık, hatayî, kırık dal, sülüs yazı kompozisyonlarıyla bezenmiştir.Caminin barok üslubundaki diğer bezemeleri ve kalem işleri geç dönem oluşuyla bu atmosfere bir parça kerte vurmaktadır.

Tabhanelerin kenarına düşecek şekilde caminin doğu ve batısında, birbirine yaklaşık 50 metre mesafede, kalem gibi 38.5 metre yüksekliğinde iki minare yükselir. Bu yönüyle enteresanlık gösterir. Evliya Çelebi’nin anlatımına göre olası bir depremde minarelerin camiye zarar vermemesi için böyle planlanmış olduğu akla yatkındır.

Edirne’deki Sultan II. Bayezid Külliyesi Camii, dönemi itibariyle 3.25 metre çapında incelikteki minare denemesiyle de önem taşımaktadır. Caminin Tunca Nehri’nin öte yakasından Selimiye, Üç Şerefeli Camii gibi diğer Edirne’nin Selatin Camileri ve engin bir Edirne ufkuna açılan şerefelerine 149 merdivenle çıkılır.

Külliyenin vakfiyesinde o dönemki görevlilerin ne hizmet göreceği, ne kadar ücret alacakları ile ilgili ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Bu bilgilere göre ;

  • 1 Hatip: Bayram ve cumalarda hatiplik edecek ve günde 15 akçe alacak.

  • 2 İmam: Her biri günde 8 akçe alacak.

  • 1 Sermahfil-i Huffaz: Hafız olacak ve devir okunurken onları idare edecek ve günde 7 akçe alacak.

  • 30 Hafız ve Devirhan: Her sabah camide tam bir hatim yapacak, günde üçer akçe alacaklar. (10 tanesi devirhan olacak, 1’er akçe daha alacaklar.)

  • 5 En’amhan: Her gün en’am okuyacaklar. Her birine 4 akçe verilecek.

  • 1 Muarrif: Cüz sandıklarını, cüz okuyanlara verip toplayacak ve 5 akçe alacak.

  • 1 Meddah: Her Cuma övgü okuyacak ve günde 4 akçe alacak.

  • 7 Mühellil: Her gün değişik tehliller (La ilahe illallah) getirecekler. Biri reis ki günde 3 akçe alacak, diğerleri 2,5’ar akçe alacaklar.

  • 7 Selavatçı: Selavat getirecekler. Reis 3, diğerleri günde 2’şer akçe alacaklar.

  • 1 Mücevvid- mürettil: Öğle ve ikindi namazlarından sonra bir ‘hizip miktarı’ okuyacak, günde 2 akçe alacaklar.

  • 2 Kayyum: Caminin içini dışını süpürüp, halıları döşeyip kaldıracak.

  • 2 Çerağcı: Cami ve imarette çerağ (mum) ve kandilleri vaktinde yakıp söndürecekler. Her birine günde 3 akçe, kandilciye günde 4 akçe verilecek. ( kandillerin yağ ve fitil giderlerinin karşılığı olarak)

  • 1 Noktacı (denetçi): Üzerine aldığı hizmeti özenle yapmayanları kaydedip, mütevelliye bildirecek. Günde 2 akçe alacak.

TABHANELER

Osmanlı Külliyeleri’nde genellikle camilere bitişik yapılan tabhaneler önemli misaifirlerin ağırlandığı yerler olarak işlev görmekteydi. Genellikle camiye kolay geçiş sağlanması için harimden ulaşılabilen açıklıklar bulunurdu. Oysa Edirne’deki Sultan II. Bayezid Külliyesi’ndeki tabhaneler girişleri ve camiden alçak inşa edilmeleriyle cami bütünlüğünden ayrı vurgulanmıştır. Tabhanelere geçiş son cemaat yerinin iki ayrı ucundan sağlandığı gibi, bahçeye açılan kapıları da bulunmaktadır. Sağlı sollu yerleşmiş tabhanelerin iki ucunda caminin minareleri konumlandırılmıştır.

Bu külliyede rastladığımız tabhanelerin her birinde, dört köşede dört oda ile bunların her birine ait eyvan bulunmaktadır. Bu eyvanların ve odaların üzeri birer küçük kubbe ile örtülüdür. Hepsinin ortasında ise daha büyük vurgulanmış ve bir orta avluyu örten bir kubbe daha bulunur. Toplamda tabhanelerin her biri dokuz kubbe ile örtülü olup, acaklı ve pencerelidir.

İMARETHANE

Avlunun ve dahi caminin doğusunda bulunan iki parçalı yapılar topluluğu bulunur. Bu yapıların hepsinin işlevi tam manasıyla çözülebilmiş değildir. İmarethane diye genellediğimiz bu yapıların aşevi, mutfak, fodlahane, helvahane, mumhane, kiler, depo, ahır-han benzeri işlevler gördüğü kabul edilmiştir.

Camiye yakın olan birinci bölümde kare planlı avlu etrafında çevrelenmiş kubbeli yapılar bulunur. Toplamda 11 kubbe ile çevrili bu ilk yapı bütünlüğü içerisinde avlunun Tunca Nehri’ne paralel uzanan kesimdeki cephe üç kubbe ile çevrilidir ve burasının yemekhane olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu iç avlunun kuzey cephesinde tek payeye dayanan dört kubbeyle örtülü bir bölüm ile, aynı yapının cami cephesine bakan yüzü boyunca uzanan ve üzeri 5 kubbeyle örtülü bir bütünlük bu ilk yapıyı bütünleyen diğer unsurlar olarak göze çarpar.

Bu ilk bölümün karşısında ve camiye daha uzakta olan bölümün karşısında bir yapı daha bulunur. Bu yapı kendi bütünlüğü içerisinde L planlı uzanır. Toplamda 12 küçük kubbe ile örtülü bir mekandır. Diğer yapıda rastladığımız gibi ortada büyük bir payeye yaslanmış, üzeri dört kubbe ile örtülü kare planlı mekan içerisindeki ayrıntılardan tahmin edebileceğimiz gibi mutfaktır. İçerisinde ocaklığı bulunmaktadır.

Sultan II.Bayezid Kulliyesi Hanı @ Dinçer AlabaşoğluBuraya bitişik ama geçişi sağlayan ara bağlantıya sahip olmayan dikdörtgen bir mekan daha bulunur. Üzeri ikişerli dizilişe sahip 4 sıra, toplamda 8 kubbe ile örtülüdür. Buranın işlevi hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Havalandırma mazgalı sebebiyle ahır olabileceği düşünülse de, bir çeşit kervansaray-han işlevi gördüğü görüşü daha baskındır. Bazı araştırmacılar buranın depolara yük taşırken hizmet gören arabaların hayvanlarının bağlandığı ahır olabileceğini savunmuştur. Bu bölüm külliyenin güneydoğudaki dış duvarlarını ile sınırlanmış bir iç avluya açılmaktadır.

Sultan II. Bayezid Külliyesi’nin güçlü anlatıma sahip vakfiyesinde külliyenin diğer bölümlerinde olduğu gibi bu bölümde çalışanların görevleri ve alacakları ücretler hakkında da ayrıntılı bilgilere sahibiz. Buna göre ;

1 imaret-i amire şeyhi, 2 vekilharç, 1 kilerci, 1 ambarcı, 1 aşçıbaşı, 5 aşçı, 6 ekmekçi, 2 nakip (şeyh yardımcısı), 2 ferraş (temizlik görevlisi), 1 hamal, 2 bulaşıkçı, 1 baltacı (odun kırmak için), 1 mutfak temizlikçisi, 2 kapıcı, 1 buhurcu, 2 pirinç ayıklayıcı, 2 buğday dövücü, 1 helâcı, 1 ahır bekçisi, 1 bahçıvan başı, 2 bahçıvan, 1 dülger (tamirci), 1 su yolcu, 1 kurşuncu, 2 tamircigörevli imarethane bünyesinde görev yapmaktaydı.

HAMAM ve DEĞİRMEN

Sultan II. Bayezid Külliyesi bütünlüğü içinde değerlendirilen hamamın yeri konusunda en yakın tarihli bilgiye 1800’lerin sonunda çekildiği anlaşılan ve Sultan II. Selim Külliyesi Sağlık Müzesi arşivinde yer alan bir fotoğrafla ulaşıyoruz. Buna göre çifte hamam planında yapıldığı apaçık görülen yapı Sultan II. Bayezid Köprüsü’nün külliye tarafındaki ayaklarına yakındır ve külliye ile aralarında sadece bir yol bulunmaktadır.

Vakfiyesinde bahsedilen bu yapının taşkınlarla külliyeye zarar veren Tunca’ya sed çekmek üzere 1311’de ( 1893-94 ) yıktırıldığı R. Melül MERİÇ’in tesbitlerinde yer almaktadır. Hamam ile ilgili son dönem resimlerden de anlaşılacağı üzere çifte planlı yapının külliyeye vakıf olarak planlandığı ve suyunun da dönme dolaplarla Tunca’dan çekildiği vakfiyeside ve diğer kaynaklarca belirtilmiştir. Yine vakıf kaynaklarında hamamın geliri hakkında şu ifadeler bulunmaktadır :

“Ol ki hamamı; Sultan-ı Vakıf hazretleri yaptı. Ve ol ki hamamın her yılda hasılı 10 bin akçedir.”

Değirmen yapısını 1900’lü yılların başlarında çekilmiş arşiv fotoğraflardan görebiliyoruz. Köprünün külliye tarafındaki ayaklarına yakın bir konumda olduğunu biliyoruz. Bu değirmen ve dolapları külliyeye ile hamama gerektiğinde su aktarmakla kalmamaış, aynı zamanda gelirleri külliyeye vakfedilmiştir.

MUVAKKİTHANE ( SAATHANE )

Külliyenin açılışından bir yıl sonra, yani 1489 tarihindeki giderlerin listesine bakıldığında, yeni yapıldığı bildirilen muvakkithane, bimarhane kapısı ve su dolabı için 8455 akçe ödenek konulduğunu görmekteyiz. Ödeneğin başındaki kayıtta “Padişahın buyruğuyla, caminin harem kapısı yanında yeni yapılan saathane için, 3794 akçe ödenek konmuştur.” diye yazar. Günümüzde bu birimin temelleri bile yok olmuştur. Halen caminin bahçesinde dikili bulunan güneş saatinin, bu bölüme ait olduğu kuvvetle muhtemeldir.

MEHTERHANE ve SIBYAN MEKTEBİ

Külliye birimleri içerisinde imaret blokları arasında bir de mehterhane olduğu bazı kaynaklar tarafından belirtilmektedir. Dr. Rıfat Osman Edirne Sarayı adlı çalışmasında, “Sultan II. Bayezid Camii şark cephesinde, mevcut arsanın köşesine, I. Sultan Ahmet Han tarafından Mehterhane-i Amire inşa kılınmıştır. Edirne’de konuşlandırılan Asakir-i Mensure-i Muhammediye Alaylarının iskânı zamanında bu bina tamir edilmiştir.” denmektedir.

Darüşşifada tedavi amaçlı yapılan musiki fasılları için gelen hanende ve sazendelerin mehterhaneden geldikleri de kuvvetle muhtemeldir. Külliyede medresenin dışında bir de sıbyan mektebi (ilkokul) olduğu bilinmektedir. Ama bu yapı vakfiyede ayrı bir bölüm olarak belirtilmemiştir. Giderlerinin medrese giderlerinden karşılandığı tahmin edilmektedir. Evliya Çelebi külliyeyi ziyaretinde, bu bölümden “ebcet okuyan çocuk mektebi” diye söz eder. Bu yapı günümüzde yıkılıp yok olmuştur.

Sultan II.Bayezid Köprüsü @ Sengül Özcan KUMATARSULTAN II. BAYEZİD KÖPRÜSÜ

Tunca Nehri üzerinde kurulu Sultan II. Bayezid Köprüsü, Yeni İmaret mahallesinde bulunan II.Bayezid Külliyesi’ne Edirne merkezden ulaşımı sağlayan, külliye ile aynı tarihlerde yapılmış bir köprüdür. 1488 Yılına tarihlenen köprünün ve külliyenin mimarı Mimar Hayrettin’dir.

Sultan II. Bayezid Köprüsü bitşiğindeki bir diğer köprü olan Yalnızgöz Köprüsü ile algısal bir bütünlük arzeder. Bu algı Evliya ÇELEBİ’nin seyahatnamesindeki anlatımlara da yansır. Evliya ÇELEBİ Sultan II. Bayezid Köprüsü’nden bahsetmek isterken “Yalnızgöz Köprüsü” diye bahseder ya da her ikisini bir bütün olarak görme hatasına düşer :

“Caminin mihrabı önündeki irem bağı köşesinde “Yalnızgöz” diye adlandırılan bir köprü olup Tunca Suyu üzerindedir.”

Sultan II. Bayezid Köprüsü 78 metre boyunda, 6 metre enindedir. Kesme taş malzemeyle yapılan köprü 6 büyük kemere sahip, kemer açıklığı yaklaşık 3 metreyi bulmaktadır. Kesme taştan iki sıralı köprü boyunca uzanan korkuluklara sahiptir.

Alüvyonlarla dolmuş ve adacık haline gelmiş Tunca yatağı üzerinde ulaşımı Edirne yönünde tamamlayan Yalnızgöz Köprüsü ile arasında ek bağlantılar yapılmıştır. Yanlarında iki tahliye gözüne sahiptir.

Sultan II. Bayezid Köprüsü eteğindeki alüvyonluk dolgu zeminde yapılan tarım faaliyetlerinin, bağlar bahçelerin, karşı kıyıdaki II.Bayezid Külliyesi’nin Tunca’nın sularına düşen doyumsuz manzarasıyla kent dokusuna ayrı bir ruh katmaktadır. Köprünün küliiyeye bakan ayaklarının yanında iki değirmen ile bir de dolap bulunduğu vakfiyesinden ulaştığımız bilgilerdendir.

Sultan II.Bayezid Külliyesi @ Dinçer ALABAŞOĞLU

 

Mezar taşları

Selimiye Camii’nin üst tarafında dışarıdan mezarlık gibi duran bir alan var. Bu alan Osmanlı döneminde kullanılan çeşitli mezar taşlarını sergilemek için hazırlanmış.

Selimiye Arastası

Selimiye Camii’ni arkadan dolanıp Arasta’nın asıl girişine geldik. Arasta’nın ne olduğu zaten aşikar. Benzer meslek grubundan insanlarının bir arada olduğu iş alanları. Tabii ki eskisi gibi değil. Geleneksel Edirne lezzetleri ve hediyelik eşya ağırlıklı dükkanlar var. Fiyatlar henüz açık açık turist kazıklıyoruz seviyesinde değil. Bu arada önemli not burasının mimarı Sinan değil, Davut Ağa.

Rüstempaşa Kervansarayı

Şimdilerde altında birçok dükkan bulunan ve otel olarak işletilen bu tarihi yapı yine Mimar Sinan tarafından yapılmış.

Üç Şerefeli Cami

Arastadan çıkıp tekrar Eski Camii yönüne yürüyüp Üç Şerefeli Camii’ye geçtik. Camiye giderken minareyi görüp aha yaklaştık derken diğer minareleri görünce emin olamadım. Hem minareler birbirinden farklı hemde aralarındaki mesafe görece fazlaydı. Sanki her birisi farklı bir camiye aitmiş gibi duruyor.

Yaklaşıp inceleyince zaten 4 minarenin de hem boyutunun hem tasarımının farklı olduğunu gördük.

Alipaşa Çarşısı

Üç Şerefeli Camii’den çıkınca karşıda Sokullu Mehmet Paşa Hamamı’nı görüyorsunuz. Karşı aradan devam edince ise Eski Saat Kulesini. Saat Kulesi’nden de aşağıya devam edince Alipaşa Çarşısı’nın üst kapısındasınız. Arastaya benzer bir yapıda uzunca bir çarşı.

Büyük Sinagog

19.yy sonlarında Edirne’de çok büyük bir yangın çıkmış ve o dönem sayısı 13’ü bulan sinagoglardan geriye bir şey kalmamış. O dönem Abdülhamid’in emriyle bir tane ama daha büyük bir sinagog yapımına başlanmış.

Şu an sadece ana bina ziyarete açık. İçerisi sade ama zarif biçimde tasarlanmış.

Saraçlar caddesi

Burası Edirne’nin en işlek yürüyüş caddesi.

Ciğerci Niyazi usta

O kadar gezip tozduktan sonra sıra geldi asıl meseleye: Edirne tava ciğer.

Böyle meşhur yerlere hep şüpheyle yaklaşırım. Hep abartı payını düşünüp çok beklenti içine girmem. Ama burası çok farklıydı. Hem lezzet hem servis 10 numaraydı. 2.porsiyonu söylememek için kendimi zor tutup akşama sakladım. Aydınlı ustanın pazar günleri kapalı olduğunu düşünürsek ciğer icin ilk adres burası olmalı.

[slider ids=”432,431″ fullwidth=”yes” captions=”yes” ]

Karaağaç ve Lozan Anıtı

Ciğerin tadına doyamasak da yola düşüp nehrin öte tarafına geçme vakti gelmişti. İlk sürpriz Tunca ve Meriç köprüleri’ydi. Bu köprülerin tarihi olduğunu bilmiyordum, hoş bir sürpriz olmuştu. Sonrasında Sarayiçi bölgesinde gördüğümüz köprüler ise ancak bir arabanın sığacağı genişlikteydi.

Neyse konuyu dağıtmadan, Karaağaç daha ilk metrelerinden itibaren harika bir doğaya, manzaraya sahip. Semt, Avrupai seviyede düzenli tasarlanmış ve sakinliği, dinginliği ise ayrı bir güzel. Burayla ilgili tek olumsuz yan, sizden önce keşfeden çook fazla insan olduğunu görmeniz..

Hedef olarak tren istasyonunu koyarsak Selimiye Camii’den buraya 5 km var. Hem faytonla, hem bisikletle hatta azimliyseniz yürüyüşle bile gelinebilir.

Meriç kıyısından semte kadar oturmak için mekanlar ve Edirne Kent Ormanı var.

Biz de ilk, şimdilerde Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılan eski tren istasyonuna gittik. Üniversite olmasından da dolayı bir kampüs gibi düzenlenmiş. İçeride birkaç tane daha tarihi bina var. İstasyon binasının Yunan sınırına bakan tarafında nostaljik bir tren konulmuş. Çok kalabalık olmasa burada harika enstantaneler yakalanabilir. Kampüsün dış tarafı ise kafelerle dolu. Bir şeyler yemeye, muhabbet etmeye günün her saati buraya gelinebilir.

Ayrıca Lozan Anıtı da istasyon binasına komşu diyebiliriz. Kazanılan diplomatik zaferi temsilen buraya yapılmış. 3 tane uzun sütun var: En uzun olanı Anadolu, ikincisi Trakya ve üçüncüsü Karaağaç’ı temsil ediyor.

Meriç kıyısında çayınızı kahvenizi yudumlarken nehri izlemek istiyorsanız Emirgan Kafe’yi veya Protokol Evi’ni tercih edebilirsiniz. Protokol Evi’nde biraz daha az sandalye var ve hizmet biraz yavaştı. Diğer tarafı tam bilmiyorum. Kafeden kalkarken, nehir boyunca uzanan yaklaşık yüz metrelik yaya yolunda kısa bir tur atılabilir.

 

Sarayiçi Kırkpınar

Bu bölgede eskiden saray varmış. Şimdilerde saraydan geriye kalan tek şey Adalet Kasrı denen kulemsi yapı. Küçük köprüyü geçtiniz mi karşınızda Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin yapıldığı stadyum çıkıyor. Etraf düz yeşillik ve piknik için uygun. En azından yapanlar vardı. Buradaki 2 köprüde daracık ve aynı anda sadece bir araç geçebiliyor. Onun için insanlar köprünün karşısını gözetip medenice sıralarını bekliyorlar.

Av Köşkü

Kırkpınar’dan tabelaları takip edip mıcır yoldan 5 dakikaya buraya varılabilir. Daha önce av köşkü görmemiştim ama köşk deyince de köşk beklemiştim. Karşımda ise 17 yy’dan kalma küççücük içi boş köşkçük çıktı. Yanına da bir tane çay bahçesi kondurmuşlar. Köşkün arka tarafında kalan ve Tavuk Ormanı  denilen alan yeşil bir deniz gibi seyirlik sunuyor. Bu arada çay bahçesi yine doluydu ve oturacak yer olmadığı için çok da beklemeyip ayrıldık.

Balkan Savaşları Müzesi

Konumundan ve öneminden dolayı Edirne çok savaşlar atlatmış. Bunların belki de en önemlileri Balkan savaşları. Kitapta birkaç satırda okunup geçilen şeylerin izlerini burada takip etmek, okumak, hissetmek hiç iyi hissettirmiyor. Çok zorluklar yaşanmış, çok zayiatlar verilmiş.

54.Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı’na bağlı alanda hem Şükrü Bey’in anıtı hem müze var. Müzede savaşlarda kullanılan tabyalar yazı, resim, harita ve balmumu heykellerle donatılmış, ne olup bitmiş anlatıyor. Savaşla ilgili çok detaylı bilgilere yer verilmiş. Şükrü bey’de Bulgar işgaline karşı 5 ay boyunca Edirne’nin savunulmasında önemli rol oynamış

Konumu Edirne’nin yüksekçe bir tepesinde. Buradan hem Edirne hem Meriç izlenebilir. Giriş ücretsiz ve akşam 6-7’de hala açıktı.

 

Ne yenir?

Kısaca listelemek gerekirse;

  • Tabiki tava ciğer,

  • Hayrabolu tatlısı (Benim gibi çok tatlı sevmiyorsanız üzerine ısrarla tahin-pekmez ve varsa fındık parçaları isteyin),

  • Peynir tatlısı,

  • Badem ezmesi,

  • Kavala kurabiyesi (fırında yapılmış sıcak taze olanına rastlamadım hep fabrikasyon),

  • Deva-i misk (Osmanlı’dan kalan lezzetlerden) en çok göreceğiniz yiyecekler.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir